TABA Başkanı Adnan Nas'ın Zirvede Yaptığı Konuşmadan Notlar

 

2005 Stratejik İletişim Yönetimi Zirvesi 05-06/04/2005

  

ADNAN NAS: Saygıdeğer konuklar, değerli basın mensupları, yaklaşık 20-25 yıldır bu ve benzer konularda çok konuşma yapan biri olarak ender slaytsız konuşmalarımdan biri. Bu galiba benim yaşlanmakta olduğumu gösteriyor. Biliyorsunuz olgun konuşmacılar slaytsız konuşur. Bu sefer öyle yapacağız. Ama mümkün olduğu kadar ilginç şeyler söylemeye çalışacağım dikkatinizi dağıtmamak açısından.

 

Şimdi önce bir noktaya vurgu yapmak istiyorum. Bir tanesi şu; AB müzakere süreci nedir? Şimdi burada çok net yanlış anlaşmaları önlemek açısından, birincisi AB müzakere sürecini bazıları bir klüp üyeliği, kulübe başvuru gibi görüyor. Bazıları da bir bürokratik yetenek cambazlığı olarak görüyor. Yani çok iyi bürokratik kadromuz olursa bu işi bitiririz. İkisi de değil. AB müzakere süreci sonuç itibariyle devasa bir toplumsal dönüşüm projesi Türkiye’nin bütün kesimleriyle hiçbir istisna gözetmeksizin çok ciddi bir dönüşümden geçeceği büyük bir challenge. Challenge’ın Türkçe’sini tam bilemediğim için yani herhalde  zorlu uğraş demek lazım ama challenge daha güzel oluyor. Büyük bir challenge, yani şu ana kadar herhalde Cumhuriyet tarihinde Türkiye’nin geçirdiği en büyük challenge olduğunu da söyleyebiliriz. Bu o kadar büyük bir transformasyon projesi ki bu projenin sonunda, yani bu projeyi başarıyla tamamlayabilirsek, sonundaki noktada belki de AB’ye üye olmak bile tali önemde bir konu olarak kalabilir. Yani o kadar doğal bir şey olur ki o üzerinde o kadar durmayabiliriz. Çünkü Türkiye’nin geldiği nokta demokratik ve ekonomik olarak çok başarılı bir ülke olarak geldiği nokta onun doğal bir AB üyesi olması anlamına geleceği için o kadar büyük düğünler, bayramlar yapmamıza gerek olmaz. Olaya bu açıdan toplum olarak bakmamız gerektiği kanısındayım. Bu açıdan bakıldığında pek fazla gözlemiyoruz açıkçası. Bunun sebeplerinden bir tanesi de böyle bakılmamasının, sebeplerinden bir tanesi de makro ekonomik dengelerimizle AB üyeliği arasında kurduğumuz ilişki. Çoğunlukla düşünüyoruz ki, AB’ye girersek ya da müzakere sürecini alırsak daha doğrusu öyle düşündük biz, zaman zaman toplumdaki yanılgı şöyle de oldu, yani sanki 17 Aralık AB’ye girmek gibi de algılandı. Hani 17 Aralık olunca bütün sorunlarımızı çözeceğiz, köşeleri döneceğiz vs. gibi daha az bilinçli toplum kesimlerinde öyle bir yanlış yanılgıya da yok açtık. Halbuki burada önemli bir terslik var. Zannediyorum ki 17 Aralık’ta ışığı alınca Türkiye’nin ekonomik sorunları da çözüm yoluna girecek. Çok detay konularda belki böyle bir etkiden de söz edilebilir ama daha büyük etki öteki taraftan gelecek yani Türkiye ekonomik programını doğru uygularsa makro ekonomik dengeleri için gerekli olan krizinden sonra başladığımız reformları sürdürürse, bu dengeleri yerine getirirse ancak AB’ye kolay girebilir. Determinasyon ilişkisini böyle kurmamız lazım. Yani Türkiye gerekli olan şeyleri yaparsa AB üyeliği kolaylaşır. Yoksa AB üyeliğine girdiği için bütün zor sorunlar sihirli bir formülle çözülür diye düşünmek yanlış bir akıl yürütme. Peki o zaman niye bu kadar önemsiyoruz AB üyeliğimizi, madem böyle sihirli bir formül de vermiyor bize. Nedeni şu; bize çok önemli bir yol haritası veriyor. Arkadaşlar, Cumhuriyet tarihimiz boyunca, elli yıllık demokrasimiz boyunca Türkiye stratejik plan yapma, stratejik yön çizme konusunda çok başarılı olamamış. Kendi kendimize çok fazla stratejik yön çizememişiz. Belki detaylarda, uygulamalarda çok büyük başarılarımız var ama kendi kendimize stratejik yön tayin edemiyoruz. Yol haritası çizemiyoruz. Bu çok açık. Bu açıdan hazır bir yol haritasına Türkiye’yi oturtmak açısından çok önemli bir katkı yapacak AB. Yani bize vizyon ve kaldıraç gücü taşıyacak, leverage sağlayacak bir yol haritası gibi görürsek çok kolay başarırız çünkü Türkiye’nin bu potansiyeli var, Türkiye’nin kendine güvenmesi lazım. Gerçekten Türkiye güçlü bir ülke. Enteresandır Michael ve diğer yabancı konuşmacılar hep söylediler. Ben çok fazla yurtdışıyla temasta olan, hem Avrupa hem Amerika’yla  temasta olan biri olarak söyleyeyim. Türkiye inanılmaz bir şekilde tanınmayan bir ülke. Biz Türkiye’nin içinde, kendi içimizde konuşurken bütün dünyanın Türkiye’yi tanıdığını varsayma gibi bir hataya düşüyoruz. Türkiye tanınmıyor arkadaşlar. Bakın 17 Aralık’tan sonra Türkiye’ye iki-üç saat uçak mesafesindeki ülkelerden; Almanya’dan, Belçika’dan, Hollanda’dan, İngiltere’den bir sürü yeni, yepyeni yatırımcı Türkiye hakkında bilgi sahibi olmaya gelmeye başladı. Brifing alıyorlar, işte pazar nasıl diyorlar, ekonomik koşullar nasıl diyorlar. Yahu siz şimdiye kadar Türkiye’yi hiç duymamış mıydınız deyince hayır hiç ilgilenmedik diyorlar. İstanbul’u hiç görmemişler. Bunlar Frankfurt’tan, Berlin’den falan gelen adamlar bunlar, üstelik de büyük bir Türk topluluğun olduğu yerler. Yani mesela bu alanda biz Türkiye’yi hiçbir zaman target pazar koymadık diyor herhangi bir sanayiden gelen bir adam. Target pazarımız değildi diyor. Bunlar çok şaşırtıcı. Yani hem medyamız böyle yansıtıyor, hem işte Türkiye tanınmıyor. Çok ciddi bir şey. 17 Aralık şimdiye kadarki Türkiye’yi tanıtan en önemli olaylardan biri. Birdenbire “ Aa, Avrupa’ya bir üye geliyor, yaa demek ki bu adam bize benziyor, ya da sonunda bizimle birlikte yaşayacak. O zaman emniyetli bir yer galiba.” Aynen kanaat bu. Aynen kanaat bu. Üzücü çünkü biz böyle görmüyoruz. Biz Türkiye’yle övünüyoruz. Güçlü bir ülkeyiz diyoruz. Ama bunu kimseye tanıtamamışız arkadaşlar. Bu da ayrı bir konu yani.

 

Bunu tanıtamamışız derken bu sadece hükümetlerin sorunu mu? Hayır, sivil toplum olarak hepimizin sorunu. Biz sivil toplum olarak çok fazla international olmamışız. Bazen otokritik yapmayı da bilmeliyiz. Yani gündemimize çok fazla almamışız Avrupa’yı, dünyayı. Kendi standartlarımızda, kendi içimizde daha çok. Bir ülkede bir iç pazarımız varmış. Kapalı da bir ekonomiyiz demişiz biliyorsunuz 1980’lere kadar, Özal dönemine kadar. O bile yetmiş aslında. Yani gelin eğri oturup doğru konuşalım. Ondan sonra bakmışız dışarıya ne var falan diye, ne yok diye. Şimdiye kadar Avrupa’ya 1960’larda Ankara Antlaşması’yla başladı diyoruz. Avrupa’yı Türkiye ciddi bir şekilde gündemine almış olsaydı yani biz bunlarla birlikte yaşayacağız diye bugün bu kadar zorluk çeker miydik? Demek ki, aslında işin özünde biz bunu gündemimize çok fazla almamışız. Ne kültürel ayrılıkları çok fazla dert etmişiz, ne bir şeyi dert etmişiz. Şimdi bütün o farklılıklar birdenbire su yüzüne çıkıp herkesi tedirgin etmeye başladı. Olayın özü bundan ibaret. Ankara Antlaşması’nı yapmışız ama bu ne demek, ne anlama geliyor, bunun sonunda ne var, biz nereye gidiyoruz, biz nerede çalışacağız; çok da umursamamışız. Bence şu andaki zorluklarımız, iki tarafın da zorlukları biraz bundan geliyor. Ama bizim bunu çok kısa sürede aşacağımıza eminim. Çünkü Türkiye esnek bir ülke. Bunu çoğu zaman kanıtlamış durumda ve son üç senede yaptığımız büyük gelişme bunu da gösteriyor ki, bu bilinçlenmeyi bir defa kaptık mı biz çok kolay yaparız. Bütün mesele kendimizi ikna etmemiz önce, galiba o ikna sürecini artık geçmeye başladık.

 

Bir başka nokta daha var arkadaşlar. Avrupa Birliği’nin de kendine göre sorunları var. Aslında AB de sorunsuz bir cennet değil. Mart 2000’de biliyorsunuz Lizbon’da bir Zirve yaptılar ve rekabetçilik, yenilikçilik, sosyal güvenlik ve eğitimde son derece zorlayıcı,  challenging hedefler içeren bir strateji hazırladılar ve bu stratejiyi uygulamakta da hala sıkıntılarla karşılaşıyorlar. Avrupa da Amerika’nın, dünyanın diğer öncü ülkelerinin gerisinde kalmaktan şikayet ediyor. Avrupa, evet bir uygarlık zirvesi. Şu anlamda Avrupa bir zirve, uygarlığın en önemli merkezi ama ekonomik anlamda en büyük performansı gösteren yer değil. Dolayısıyla Avrupa’nın da sorunları var. Öte yandan AB, ABD gibi konsolide bir güç değil henüz biliyorsunuz agregate bir güç yani bir sürü başka ülkeden toplanan bir güç. Bunun konsolidasyon haline gelmesi için bir süreç lazım ve onu halen tartışıyorlar, aralarında farklı görüşler de var. Yani konsolide bir güç mü olmalıyız, agregate olarak mı kalmalıyız. Bu konuda da farklı görüşler var. Başka bir yönüyle görünümü bunun gevşek bir federasyon mu olmalıyız, tam bir birlik mi olmalıyız, bu konuda AB herhalde vizyon arayışında. Büyük ihtimalle daha vizyoner olan, bunu daha çok birlik haline getirmek isteyenler kazanacak ama o da belli değil. Dolayısıyla Türkiye bu aşamada bu coğrafyaya kurumsal olarak dahil olurken kendisinin de buna çok önemli katkıları olabileceğini, bu çorbada tuzu olabileceğini göstermeli. Var bir takım özellikleri Türkiye’nin; genç nüfusu, dinamizmi, Avrupa yaşlanıyor, bunu hep biliyorsunuz, çok söylenen konular. Bir başka noktası enerji kaynaklarına yakınlığı, Orta Doğu ve eski Sovyet Cumhuriyetleri’ne yakınlığı. Türkiye’nin çok ciddi avantajları var. Türkiye yeter ki daha çok iç içe girerse Avrupa toplumlarıyla, kendisinde olan artı özelliklerin daha çok bilinmesini sağlarsa, hakikaten bilinmiyor bunlar, çünkü sonuç itibariyle arkadaşlar elinizi vicdanınıza koyun, nasıl tanıyacak sokaktaki Avrupalı bizi? Biliyorsunuz bizim en büyük sorunumuz sokaktaki Avrupalıyla, Avrupalı hükümetlerle değil. Yani hükümetler de o yüzden biraz sıkışıyorlar, çünkü sokaktaki Avrupalı Türkleri çok fazla tanımıyor. En fazla tanıdığı kendi ülkesinde çalışan temizlik işçisi, bakkal falan. Yani o Türkleri tanıyor. O Türkler de tabii ki öncelikle birinci kuşakları biraz direnç göstermişler sağ olsunlar. Yani on sene bulunduğu ülkenin lisanını öğrenmeme gibi başarılara imza atmışlar. Bu nedenle bir soğukluk doğmuş bir süre ama ikinci kuşaklarda ve üçüncü kuşaklarda bu sorun yok yani giderek entegre olan ve sevilen insanlar. Mesela son bazı temaslarımda şunu görüyorum, mesela bir Kuzey Afrikalılarla Türkleri kesinlikle aynı kefeye koymuyorlar. Diyorlar ki, Kuzey Afrikalılar serseri insanlar genellikle, Türkler namusuyla kazanan, emeğine düşkün, mutlaka parayı hak etmeye çalışan ahlaklı insanlar. Mesela bu bizim zaman zaman eleştirdikleri Türk nüfusunu böyle iyi yanlarıyla da anmaları insanın hoşuna gidiyor. Yani hiçbir zaman vur kaç, bilmem soygun vs. gibi şeylere yönelmeyen insanlar diyorlar. Yavaş yavaş Türkleri bir benimseme, daha sevimli bulma yolunda da bir kamuoyu oluşması var. Bunların da çok büyük bir önemi var çünkü sonuç itibarıyla imajımızı oradaki vatandaşlarımız belirliyor.

 

Şimdi AB’nin tek pazarına uyum meselesi bizim için müzakere sürecinde bir sıkıntı. Neden sıkıntı? Çünkü kısa vadedeki sıkıntılar, maliyetler gündeme gelecek. Orta ve uzun vadede ise büyük kazançlar, arkadaşlar. Ama bu büyük kazançları önceden göremediğimiz için kısa vadedeki sıkıntılar ve maliyetler çok büyük rahatsızlıklara yol açabilir. İlk aşamalarımız çok önemli. Onu nedenle de bilinçlenmemiz çok önemli, hem kamu kesimi, hükümet olarak, hem toplum olarak. Bu sıkıntıların mutlaka sonunda meyve verecek sıkıntılar olduğunu bilmemiz gerekiyor. Nitekim Portekiz, İspanya Yunanistan, diğer bütün ülkeler zaman zaman söyleniyor, bunlar AB’den aldıkları yardımlarla köşeyi döndüler diye. Aslında köşeyi dönmeleri bu yardımlarla değil emin olun. Daha çok AB’yle girdikleri yol haritasının verdiği reformlar, rekabetçilik ve büyümeden kaynaklandı bunların köşeyi dönmesi. Yani onun verdiği ivmeden, leverage’dan. Sadece hibelerle hiçbir ülke ileri gitmemiştir, yardımlarla hiçbir ülke ileri gitmemiştir. Mühim olan sizin kendi toplumsal enerjinizi iç güçlerinizi harekete geçirebilmeniz. Türkiye’ye bu hareketi sağlayacaktır AB süreci, eğer farkında olursak ve kendimizi suni gündemlerle, saçma sapan olumsuz duygularla meşgul etmezsek. Zaman zaman paranoyak denmesine de yol açıyor biliyorsunuz özellikle Amerika ilişkileri konusunda. Türkiye hakikaten lüzumsuz şeylerle uğraşmayacak kadar önemli bir ülke. Çok ciddi potansiyeli var, çok ciddi eşsiz fırsatlar var önünde. Bunları değerlendirmesi lazım. Kısaca AB süreci ile ilgili şunu da söyleyeyim; AB sürecinde Avrupa’nın hükümetlerinin en büyük kaygısı da Türkiye’nin hemen hemen bütün bölgelerinin AB’nin bölgesel fonlarından yararlanacak durumda olması. Şimdi, bunların hepsi bu kriterlerin altında kalıyor. O nedenle Türkiye’nin her tarafına bölgesel fon bırakacağız gibi kaygılar var. Bütün bu sorunları bilir ve görüşmeleri ona göre yürütürsek muhtemelen daha başarılı olacağız. Şimdi, müzakere tarihine kadar, 17 Aralık’a kadar bir konu vardı. 17 Aralık’a kadar herkesin çıkarları ortaktı arkadaşlar. Bu sebeple Türkiye’de pek tartışma yoktu hatırlıyorsanız, kilitlenmiştik, Gürcistan maçı gibi olmuştuk yani, milli maçlar, Gürcistan falan, bayraklar; yendik unuttuk şimdi. Strateji kalmadı yine. Yani halbuki strateji turu geçmek olmalı. Burada da aynı şey; 17 Aralık’ı aldık, toplum olarak bir rehavete kapıldık. Aslında 17 Aralık’a kadar neden kolaydı? Çünkü hedef aynıydı. Bir müzakere tarihini almak. Ondan sonra hedef ayrılıyor, çıkarlar ayrışıyor, öncelikler ayrışacak. Dolayısıyla uzun ve zahmetli yola gireceğiz. Mesela çevre konusunda sanayici ayrı düşünecek, kamu ayrı düşünecek. Tarım konusunda özel mülkiyet farklı bir şey söyleyecek, hukuk düzenlemeleri ve optimal yapılanma ayrı bir şey söyleyecek. Bütün bu çelişkileri toplu olarak halletme yoluna gideceğiz ve orada ST֒lere çok iş düşecek bu uzlaşmaları sağlama konusunda. Biz de 1986’dan beri kurulu bir Derneğiz. Diyeceksiniz ki bu TABA, Türk-Amerikan İş Adamaları Derneği ne karışıyor AB’ye? Şimdi niye karıştığını anlatacağım çünkü bu konu birbiriyle çok ilgili. Yani Amerika sanıldığı gibi AB’nin karşıtı falan değil. Türkiye AB üyeliğine bir alternatif de değil. Çünkü biz Meksika gibi Amerika’nın yanında değiliz. Biz Avrupa’nın bir parçasıyız. Coğrafya olarak biz Avrupalıyız. Tradisyonel olarak, geleneksel olarak biz Avrupalıyız ve bu hiçbir şekilde Amerika’nın da uzun dönemli çıkarlarına aykırı değil ki. Zaten Batı ittifakının esas itibariyle birer parçasıdır Amerika ile AB. Arada görüş ayrılıkları olabilir. Zaten arkadaşlar bir noktanın altını çizmek istiyorum; hiçbir ülkenin bire bir çıkarları ve görüşleri her konuda uyuşmaz ki, zaten biz olmayacak şeylerden söz ediyoruz. Üst üste oturmaz, bakın Amerika İngiltere’yle bile anlaşamıyor bazı konularda. Mesela Orta Doğu politikasının bazı detaylarında ya da Afrika’ya yapılacak yardımlar konusunda, takip edenleriniz bilir, Amerika ile İngiltere arasında da ciddi görüş ayrılıkları var. Hemen böyle düşmanlık psikozuna falan girmiyor kimse. Dolayısıyla kimsenin aynen birbiriyle aynı düşünmesi mümkün değil, her ülkenin kendine göre öncelikleri var. Kaldı ki Amerika bir süper güç. Tabii ki onun gündemiyle bizimki farklı olabilir. Bizim için komşularımızdaki bir olay çok önemli olabilir, onun için müsaadenizle biraz detay olabilir. Yani bu gibi kısa dönemli şeylere bakmayın. Bizim uzun dönemde vizyonumuz ve stratejik çıkarlarımız bu adamlarla çelişiyor mu diye bakarsa Türk kamuoyu hiç çelişmediğini görecektir. Hangi açıdan bir çelişki var ki aramızda? AB ile yaklaşmamızın da Amerika’yla dostluğumuza hiçbir aykırı düşen tarafı yok. Tam aksine AB’ne üye bir Türkiye güçlü bir Türkiye’dir. Yani o standartları tutturmuş, demokrasisiyle, ekonomisiyle, performansıyla o standartları tutturmuş bir Türkiye’nin dünya düzeni açısından, bölgesel istikrar açısından Amerika’nın vizyonuna da son derece uygun düştüğünü görerek buna göre uzun dönemli politikalarımızı belirlemeliyiz. Kısa dönemli sorunlarla politika yapmamalıyız. Onu da bu vesileyle vurgulamak istiyorum. Bu sebeple AB meselesinin Amerika-Türkiye ilişkileri açısından da çok önemli ve geliştirici bir parametre olduğunu söylemek istiyorum. Yani AB’ye üye bir Türkiye Amerika’yla da daha çok geliştirir ilişkilerini. Çünkü daha güvenilir bir ülke olur. Sorun orada. Daha güvenilir bir ülke olur.

 

Şimdi mevzuatın tarama sürecinden önce bir müzakere çerçevesi bölümü var. Müzakere çerçevesinin hazırlanması lazım. AB Komisyonu’nda da bazı gecikmeler var, çünkü onların da çok önemli bir bürokrasisi var. Fakat şimdi bu açıdan biz her halükarda topun sahamızda olduğunu bilmek zorundayız. Top sahamızda arkadaşlar. Bunun için krizi sonrasında başlattığımız ve bugünkü hükümetin de başarıyla yürüttüğü pozitif odaklanmayı sürdürmemiz çok önemli. Ekonomik dengelerimizi kalıcı hale getirmek için büyük ölçüde gerçekleştirdiğimiz restorasyonu ve yapısal reformları tamamlamalı ve süratle büyümeyi sürekli kılacak bir ortam hazırlamalıyız. Yani sürdürülebilir büyümeyi hazırlamayız. Bunun da birinci koşulu Türkiye’yi cazip bir yatırım ortamı haline getirmek. Son iki yılda bu bakımdan çok olumlu mesafe elde ettik ama daha çok kat edecek mesafe var.  Özellikle en önemli mesafe reel faizlerin düşürülmesidir. Reel faiz hala düşürülmüş değil, belki de son önemli konu o. Reel faiz ülke riskiyle ilgili, ülke riskini düşürmenin yolu da yapısal reformlardır. Bu nedenle bunları çok süratle halletmeliyiz ki iyi bir yoldayız galiba. IMF’le olan anlaşmamız da onu gösteriyor. Çünkü kısa vadede Türkiye’nin makroekonomik dengelerini oturtması açısından IMF’le programın devam etmesi gerekiyor. Zaten orta vadede ona muhtaç kalmayacak kadar güçlenecek bizim ekonomi. O günleri özlememiz lazım, yoksa güçsüzken IMF’e rest çekmek sadece kendini tatmin etmekten başka bir şey değil. Bu dönemde IMF’le ilişkinin devamı ekonomik performans için son derece gerekli. Türkiye’nin ancak bütün bunlara rağmen iyi bir yatırım ortamının en önemli yararlarından birine ne diyorduk? Bu uluslararası yatırımları cezp etmek, yani yabancı sermaye dediğimiz meşhur tartışma konusu. Ama burada esas hedefimiz konjonktüre bağlı olan portföy yatırımları değil, doğrudan sermaye çünkü yabancı sermayenin elini taşın altına sokacağı konular esas önemli olan. Yani üretim kapasitesine daha doğru bir deyimle yatırım stokuna ilave yapacağı yatırımlar. Yani birinci planda üretim kapasitesine yapacak yatırımlar önemli ama onun için de tercih ettiğimiz greenfield dediğimiz yatırım stokuna ilave. Yani sıfırdan yapılan yatırımların artması. Bakın şimdi vardığımız noktada greenfield’de henüz bir hareket yok ama şeyde var hareket, Türkiye’yle ilgilenmekte, portföy almakta, mevcut ve kendini kanıtlamış yatırımların hisselerini devralmakta Turkcell olayındaki gibi. Bunlar da olumlu, bunlar da olumlu. Ama ne zaman ki greenfield’e ilgi başlayacak, işte o zaman Türkiye’ye olan cazip yatırım ortamı güveni tam yerleşmiş demektir. Bunu gözden kaçırmayalım. Şimdi bakın, 2000 yılında benim de yöneticisi olduğum PricewaterhouseCoopers’ın global arenada, uluslararası yatırımcılar arasında yaptığı bir anket çok ilginç sonuçlar veriyor. Bu şirketler, global şirketlerin yatırım bankaları. Dünya çapındaki yatırım bankaları. Bunlar şöyle bir sonuç veriyor. Türkiye’nin yatırım çekme performansını en olumsuz etkileyen unsurlar politik ve ekonomik istikrarsızlık deniyor ki şimdi biliyorsunuz bu ikisi ortadan kalktı büyük ölçüde. Ondan sonra, hemen ondan sonra AB üyesi olmama. Türkiye’nin AB üyesi olmaması uluslararası şirketlerin yöneticileri tarafından politik ve ekonomik istikrarsızlıktan hemen sonra zikredilen en olumsuz faktör. En olumsuz faktör. Ama bunun tam tersi bir başka ilginç sonuç var. O da şu; peki Türkiye’nin, Türkiye’ye yatırım yapmayı olumlu yapan faktörlerin arasında en önemlisi hangisi diye; orada da bir numara pazar büyüklüğü, iki numara Gümrük Birliği. Bakın, AB’nin önemini vurgulamak açısından bu çok önemli bir bulgu. Yani uluslararası şirketlerin üst düzey yöneticileri Türkiye’nin en dezavantajlı konularından biri olarak AB üyesi olmamasını görürken, en avantajlı konularından biri olarak AB’ye olan coğrafi yakınlığı ve Gümrük Birliği’ni görüyor. AB parametresinin yabancı yatırımcılar arasında aslında ne kadar önemli olduğunu gösteren çok ilginç bir bulgu bu. Yani bir numaralı fırsat olarak tanımlıyor. Üstelik de tehditler, fırsatlar, SWOT analizi açısından baktığımızda en önemli fırsat olarak da AB’ye üyeliğini görüyor. Yani en önde gelen fırsat istikrardan da önde geliyor bu. İstikrardan da önemli diyorlar AB’ye üyelik çünkü AB’ye üyelik zaten istikrar demek. Yani AB’ye üyelik ile Türkiye pek çok başka sorununu hallettiği varsayılan bir ülke haline gelecek. Şimdi Türkiye elli yıldır yabancı sermaye çekmiyor. Bu edebiyatları çok duydunuz. Ben de bu konularda çok konuştum, fazla detaya girmeyeceğim. Ama Türkiye’nin elli yılda çektiği toplam kümülatif yabancı sermayeyi bir yılda çeken ülkeler var. Bunu bir vurgulayalım önce. Ya da birkaç yılda çekenler var. Bir yılda çekenler Çin gibi ülkeler, birkaç yılda çekenler de İrlanda, Singapur, Macaristan gibi ülkeler. Şimdi çok ciddi bir performans düşüklüğü söz konusu. Yani birincisi bu zaten 1980’e kadar not etmeye değmeyecek kadar önemsiz tutarlardaydı. 1980’den sonra Özal döneminde dışa açılımla biraz var ama ortalaması yine bir milyar dolar civarında. Yani yine çok düşük. Türkiye’nin potansiyeliyle kıyaslanamayacak bir şey. Son iki yılda iki milyar doların üzerinde seyrediyor ama bunun da büyük bölümü bireysel gayrimenkul yatırımları, gerçi o da iyidir, yani bir Avrupalı kalkıp Türkiye’de ev alıyorsa arkadaşlar buna sevinmemiz lazım. Burayı safe bir yer, emniyetli bir yer diye görüyor, seviyor. Ama burası benim de ortağım olacak zaten, ha Fransa’da oturmuşum, ha İngiltere’de oturmuşum, ha Türkiye’de diyorsa buna sevinmemiz lazım. Bu Türkiye’ye güvenin arttığını gösteriyor. Ama tabii bu sabit sermaye stokuna Türkiye’nin üretim kapasitesine bir katkı değil. O açıdan ikinci derecede sevinilecek bir şey. Daha birinci aşamaya dediğim gibi henüz gelebilmiş değiliz. Dikkat edin, bu müzakere sürecindeki performansımıza bağlı bu. Ondan önce o noktaya gelmemiz beklenemez. Avrupa bir defa Türkiye’nin geleneksel olarak ticari ortağı biliyorsunuz. Burada Amerika’ya oranla bir avantajı da var. Yani biz zaten alışmışız onlarla ticaret yapmaya. Gerçi tarihsel olarak baktığımızda inisiyatif onlardan gelmiş daha çok ama yine de Avrupa’yla ticarette bayağı iyi bir durumdayız dolayısıyla focuslanmamız gereken nokta ekonomik olarak Avrupa’yla işbirliği. Amerika’yla askeri alandaki işbirliğini ekonomide tam göstermemiz mümkün değil çeşitli nedenlerle. Avrupa’yla olduğu kadar onlarla yakın değiliz. Ama Amerika’yla olan ekonomik ilişkiler de artmaya başladı. O da iyi. Son iki senede üç milyar dolar arttı Amerika’yla Türkiye’nin ticareti. Bakın çok önemli bir nokta daha var. Şimdi Türkiye’nin temel sorunu uyum sürecini başarıyla atlatmamızda değil arkadaşlar. Uyum sürecini başarıyla atlatsak bile bu teknik bir başarıdır. Kriterlere uyduk falan, tamam her şeye uyduk. Aslında sorun şu; AB ortalamasıyla aramızda ciddi bir gelir farkı var yani yirmi bin dolara dört bin dolar veya satın alma gücüyle yedi bin beş yüz dolar falan gibi. Bu gelir farkını kapatmamız lazım. Temel sorun bu. Yani Türkiye gelir farkını kapatmadıkça gönül rahatlığıyla buranın üyesi falan olamaz. Yani onlar da ikide bir bizi aşağılarlar zaten, nereden aldık bu herifleri falan diye. Şimdi uzun süre bu söz konusu oldu onu söyleyeyim Yunanistan falan için de. Bayağı tahkir ettiler onları ben onu halen gözlüyorum Yunanistan’ı, Portekiz’i hep ikinci sınıf saydılar. Yani bunlar da girdi bize ama işte öyle girdi falan. Şimdi bu durumların olmaması için bir defa gelir farkını azaltmamız gerekiyor. Bu nedir? Sıçrama yapmak gerekiyor. Bu nedir? Yaratıcılığı özendirmek zorundayız. Türkiye’de çok ciddi öncelik, yaratıcılığı özendirmek zorundayız. Ancak o zaman fırsat penceresi dediğimiz genç nüfusu kullanırız. Genç nüfusumuz var. Önümüzdeki 30-40 yıllık zamanda Türkiye’de nüfus artışı durduğu için 15-64 yaş arasındaki çalışan nüfus artıyor. Bu büyük bir fırsat penceresi. Ama bu çalışan nüfusu eğitmezsek arkadaşlar düz işçi olarak çok fazla anlamları yok. Türkiye’nin temel sorunsalı buradadır bence. Buna çok ciddi stratejik odaklanmamız lazım. Bu odaklanmayı toplumun hiçbir kesiminde görüyor değiliz maalesef. Yani bu odaklanmayı süratle yapmamız lazım. Çünkü biz sadece kısa vadedeki teknik sorunlarla uğraşıp gündemin birinci maddesine onları taşıyoruz. Hayır arkadaşlar. Gündemin arkasındaki ana sorunlarımıza odaklanmamız lazım. Eğitim, İrlanda bunun çok önemli bir örneği. Singapur bunun çok önemli bir örneği. Daha önceki yıllarda Hollanda bunun çok önemli bir örneği. Bu toplumlar insan kalitesine yatırımla buralara gelmişler. İnsan kalitesi inanılmaz önemli bir konu. Bu konuda inanılmaz ihmal içinde olduğumuzu vurgulamak istiyorum. Amerika’yla ilişkilerimiz açısından da son derece rahat olmalıyız. 12 trilyon dolarlık bir Amerikan ekonomisinin biz elli yıllık müttefikiyiz. 11 trilyon dolarlık bir AB ekonomisinin aday ülkesiyiz. Bu kadar önemli bir şans bu bölgede hiçbir ülkenin önünde yok. Bunun üstüne elli yıllık demokrasimiz var. Elli yıllık özel sektörümüz var. Olgunlaşmış bir özel sektörümüz var. Biraz daha rekabetçi olmasında yarar var ama olgunlaşmış bir özel sektörümüz var. Bu avantajlarımızı düşünüp kendimize güvenmeliyiz arkadaşlar. Bırakalım şu moral bozmaları, garibalizmi Ege Cansen’in dediği gibi, devamlı ağlama şeyleri falan. Yani bu işleri bırakıp Türkiye’nin kendine güvenmesi lazım. Türkiye’nin çok önemli fırsatları var önünde. Buna odaklanması lazım ve ABD’nin de her gün devamlı bütün işlerini bırakıp bizi teselli etmesiyle de uğraşmamamız lazım. Onun da kendine göre bir gündemi var. Süper güçlerin de kendine göre sorumlulukları var. Bakın çok önemli sorumluluk bunlar. Dünya düzeni mesela ondan soruluyor. Allah’tan böyle bir sorumluluğumuz yok bizim. Bir de böyle bir sorumluluğumuz olsaydı ne olurdu arkadaşlar? Sorarım size. Biz bu ufacık konularımızı bu kadar karıştırıyoruz. Yani onun da kendine göre gündemi olduğunu da düşünmemiz lazım. Ama bu adam vizyon olarak bizimle çıkar çelişkisi içinde değil. Bizim güçlü olmamızı istiyorsa daha ne? Stratejik yönelim sonuç verdi dedik ama bundan sonra daha fazla odaklanmamız lazım. Şu anda doğan boşluğumuz Amerika’yla Soğuk Savaş sonrasında bir ortak alan belirleyemedik. O ortak alan aslında son derece belli. Balkanlar ve Orta Doğu’daki bölgeyi istikrarlı ve müreffeh bir bölge haline getirmek. Türkiye bu alanda kendine düşeni yaparsa muazzam bir sinerjiye ortak olma şansını yakalar. AB bir yanda, Amerika’nın müttefikliği bir yanda bölgenin lider gücü, herkesin saygı gösterdiği bir ekonomik güç. Çok teşekkür ederim. Sorular olursa sonra cevaplayacağım